11 Aralık 2018 Salı

ASİLER

                          Asi Çocuklara...


   Yaşadığımız süre boyunca, hayatlarımızın kontrolünün ne kadarı bizim ellerimizde? Öngördüğümüz yada öngöremediğimiz,  öngördüğümüz halde önüne geçemediğimiz, geçmek isteyip de bir süre sonra sukoy verdiğimiz hatalarımız...


   Bilinçli yapılan hatalar, kontrollü hatalarmıdır acaba? Bile bile lades sözü bu durum için mi söylenmiştir kadim atalarımız tarafından. Bir insanın bileisteye sonuçlarını az biraz kestirerek hata yapmaya devam etmesi, hayatının kontrolünü hala ellerinde tutması mı demektir.
  Dizginleri eline aldığını düşündüğün an, aslında kendine karşı yaptığın en büyük kerizliği yapmış olumuyor musun?
  Sen o pişkin gülüşünle "hayat seninle dalga geçiyorum derken;
  Hayat, "heyhat!" deyip seninle dalgasını, yüzünde çok pis bir sırıtışla geçmiyor mu o an?


   Aslında herşeye asi olmak sizinkisi. Sisteme asi olmak, aileye asi olmak, törelere asi olmak, gelenek ve göreneklere asi olmak.
  Yıllar evvel bir çocuk tanıyordum, yırtık pırtık paltolonu, üzerine yapıştırdığı metal süslemelerle kendi tasarladığı kot ceketi, kapalı havalarda bile taktığı güneş gözlüğü ve komik şapkasıyla, çekici ve bir o kadar da itici. Yüzünün hemen her yerinde piercing görmek mümkündü, dün gibi hatırlıyorum. Sokakta kalıyordu yine kendisi gibi asi arkadaşlarıyla birlikte. Uyuşturucu kullanıyor, alkol içip, hırsızlık yapıyor, yolun orta yerinde sardığı esrarı polisin yüzüne bakabaka içerek yanıbaşından geçip gidebiliyordu. Oysa pilot çocuğuydu kendisi. Hayatın ona kötü davrandığı falan da yoktu oysa ama o ve arkadaşları sapına ve sonuna kadar ölümüne asiydiler. 
  Yıllardır tamamlanamamış bir inşaatın en üst katında ölü bulunmuştu, kolunda bir şırıngayla. O sapına ve sonuna kadar ölümüne asi arkadaşları, ölümüne kaçtılar arkalarına bile bakmadan. Telefon açıp bir ambulans bile yönlendirmediler isimlerini gizleyip. Arkasından bir gözyaşı bile dökmediler belki de. Haberlerde gördüm babasını ağlıyordu mezarı başında "Bu kadar asi olunacak ne vardı be oğlum!" diye geçiriyordu içinden belki.
   Peki burada hayatın kontrolü kimin elindeydi, dizginleri kim tutuyordu elinde? Son nefesini verirken kim, kimin yüzüne pis bir sırıtışla sırıtıyordu?
  Cihangir de boş, köhne bir inşaatın en üst katında uyuşmuş şekilde son nefesini veren genç, pırıl pırıl ve de asi olan Efe mi? Yoksa her seferinde bize galip gelmeyi başarıp pispis sırıtan hayat mı ?
  Hala merakla soruyorum bu soruyu kendime...

Hayatla dalaşmaktan vazgeçmiş bütün asi çocuklara...


                                                  Özgür kız

AŞK

                             Aşk...(?)

   Mecnun bir zamanlar sıradan bir adamken, Leyla'nın hayatına girip, çıkmasından, yetmeyip dağların ardına kaçmasından sonra ona ulaşmak için dağları delmiş; Şimdilerde ise Mecnun adı Deli, çılgın, divane anlamlarını içinde barındırıyor. Birine Deli galiba yerine, Mecnun galiba diyoruz.

  Ama bir yandan da; Eğer Leyla dağların ardındaki imkansız aşk olmasaydı, yine delermiydi Mecnun dağları diye düşünmeden edemiyorum. Yada Şirin bir çölün diğer ucunda değilde çok yakınında olsaydı, Ferhat yine deli divane aşık kalırmıydı Şirine ¿

  İnsan bazen yanıbaşındakini çekip gidene kadar göremiyebiliyor, yada görüyor ama yeterli değeri araya engeller girince veriyor. Belkide aşk sadece yaşanan güzel dakikalardan ibaret değil de, melankoliden ibarettir, dibe vuruştan, yok oluştan, gözyaşından..;

  Laf ağlamaktan açılmışken,

Ağlamak beyin ve dilin duyulan acıyı tarif edemediği anlarda ortaya çıkardığı bir eylemdir, bilimsel olarak.

Bak sen koskoca beyine(!) sen onca evrimden geç, homo habilisken, homo erectus ol, en son tarih boyunca yıldızlara bakan atalarına inat, yıldızlara kadar çıkan homo sapiens evrimiyle ayaklarının üzerinde şahlan, her şeyi tarif et de aşk acısını tarif edeme...  Yaşadığın her mükemmel dakikanın, o andan itibaren acı ile harmanlanıp işkence haline gelmesinin tek nedeni beyninin buna alışık olmayıp tarif edememesiymiş işte.  Bu beyinin bize yaptığı en büyük kazık değilde nedir sizce?  sadece bununla da kalmıyor, giden birisinin ardından bir süre bizi melankoliye boğan beynimiz birden bire o giden kişinin yerini doldurmak isteyiveriyor. O zaman dna'ndan, dna'sına en uygun dizilimi aramaya başlıyor, bütün bunları da sana çaktırmadan yapıyor. Yanından geçen bir kadının kokusu, barda bir saniyeliğine gözgöze geldiğin ve gözlerinin içinde kimsede olmayan bir ışıltı gördüğün o adam, yanlışlıkla kolun koluna çarptığında oluşan, o içinden dışına ulaşan elektirikli ürperme hissi, ilk konuştuğunuzdaki kalbindeki ritim bozukluğu..... İşte bunların hepsi ilizyon. Beynin sadece gideni unutmaya çalışıyor ve yeni hayal kırıklıkları yaşayacağın, yaşatacağın yeni bir zemin hazırlamaya çalışıyor.

   Tüm bunların bilincinde olsanda, acıyacağını bilsende, boyun eğiyorsun  aşka. Beynin, bedenin, benliğin, geçmişin, geleceğin. Bir hastalık gibi tıpkı, her iyileştiğini düşündüğünde daha şiddetli nükseden kanserin...

   Aşk her halin kaos senin,


   Severken Rahmansın da, giderken cehennemin en dibindeki Şeytansın...